• https://www.facebook.com/pages/Isparta-T%C3%BCrk-Oca%C4%9F%C4%B1/1565890796990196
  • https://twitter.com/IspTurkOcagi

" TÜRK OCAKLARI - KAMU YARARINA ÇALIŞIR DERNEK"    "Türk Ocağı, Türk’ün has ocağı, varlık ve birlik ocağı,yüksek alevlerle tütsün, muhitine nurlar saçsın; yaşasın ve yaşatsın.Türk Ocağı, Türklük güneşinin ocağıdır. Asırlarca bunu söndürmek için çalıştılar. Bu ocak hepimizi aydınlattı." (1923 Kemal Atatürk )

KİTAP TANITIMLARI

DEĞİŞEN COĞRAFYA VE MİRYOKEFALON SAVAŞI - Ramazan TOPRAKLI

Ramazan Topraklı’dan Tarihe Işık Tutan Bir
Eser

Osman OKTAY


 Ramazan TOPRAKLI

Ramazan Topraklı’dan Tarihe Işık Tutan Bir Eser:
“DEĞİŞEN COĞRAFYA VE MİRYOKEFALON SAVAŞI”
Türklere Anadolu’nun
Tapusunu Kazandıran Savaş Nerede Yapıldı?

 

“Malazgirt Zaferi Türklere Anadolu’nun kapılarını açmış,
Miryokefalon Zaferi ise tapusunu vermiştir” denir. “Miryokefalon”, bugünkü
Isparta ilimize bağlı Gelendost İlçesi civarında, o zamanki sahipleri olan
Bizanslılarca verilen bir yer adı. Burada, Anadolu Selçuklu Sultanı 2.
Kılıçaslan ile Bizans İmparatoru 1. Manuel arasında 1176 yılında yapılan savaş,
Türklüğün kaderi üzerinde büyük rol oynayacaktı. O savaş kaybedilseydi belki
Anadolu’da böylesine kök salınamayacak; Avrupa içlerine, Asya’nın başka
yerlerine ve Afrika’ya uzanan muhteşem Türk asırları bir hayal olmaktan öteye
geçemeyecekti.

 

            “Türkler, tarih yapmaktan tarih yazmaya vakit
bulamamışlardır” denir, doğrudur. Tarihimize ait bilgilerin çoğunu ne yazık ki
yabancı kaynaklardan, onların aktarmaları ve yorumları doğrultusunda
öğrenebiliyoruz. Yazılanları da okuyup araştırmadığımız için kavram
kargaşasından bir türlü kurtulamıyor, sağlıklı bilgilere ulaşamıyoruz.

 

            “Kitapları -iç - dış bağlantıları, reklâmı ve
destekleyicileri dolayısıyla- çok satan ama az okunan” yazarımızın bir eseri,
“Bir kitap okudum, hayatım değişti” cümlesiyle başlıyordu. İnşaat Mühendisi,
araştırmacı, iyi insan, iyi dost Ramazan Topraklı da, doğup büyüdüğü
memleketinin tarihi ile ilgili araştırma yapmak üzere harekete geçtiğinde,
Devlet Arşivleri Genel Müdürlüğü’nce yayınlanan 438 Numaralı, Muhasebe-i
Vilayet-i Anadolu isimli eserde geçen bir ibareden yola çıkarak yaptığı
araştırma sonunda yalnızca hayatını değiştirmekle kalmıyor, gizli kalmış tarihi
gerçeklerden birini ortaya çıkararak büyük bir iş başarıyor. Bu ibare, “Afşar
Kazası’na bağlı Yenice Köyü Köprüsü”dür. Bölgedeki başka köprüler söz konusu
eserde belirtilmezken bu Yenice Köprüsü’nün önemi nedir? Üstelik Ramazan Bey o
bölgedeki yol yapım çalışmalarında Şef Mühendis olarak çalışmışken ve defalarca
bu köprüden geçmiş olmasına rağmen tarihi bir değer taşıdığını nasıl
anlayamamıştır? Yeniden bölgeye gider, güngörmüş ihtiyarlarla görüşür, başka
kaynaklara müracaat eder ve daha neler neler öğrenir…

 

            Bugün haritalarda “Üğirdir Gölü” olarak gördüğümüz
“8” şeklini andıran gölün meğer bir zamanlar iki ayrı göl olduğunu, aralarında
bir akarsuyun bulunduğunu, o su üzerinde bir köprü bulunduğunu, zaman içerisinde
suların yükselmesi ile akarsu yatağı ile köprünün sular altında kalmasıyla iki
gölün birleştiğini öğrenir ve bir mühendis olarak tespitlerde bulunur.

 

            Hadi bunlar olağan şeylerdir ve tabiat olayları pek
çok yerde benzer değişiklikler yapmıştır. Ancak, bölgede tarihin akışını
değiştiren bir olay vuku bulmuşsa durum değişir. Türklüğün kader çizgisini
doğrudan etkileyen ve dolayısıyla dünya nizamına tesir eden ve tarihe
“Miryokefalon Savaşı” olarak geçen o büyük ve önemli olayın yeri konusunda
tarihçiler tam bir tespitte bulunamamışlardır. Çünkü bugün artık Eğirdir Gölü
olarak bildiğimiz gölün “Hoyran” olarak adlandırılan üst ve küçük ölçekli bölümü
ile Eğirdir tarafındaki ana bölümün bilinmeyen bir zamanda birleşerek yekpare
hale gelmesi tarihçileri şaşırtmış olmalı. Bu sebepledir ki, savaş yeri olarak
tarihçiler genellikle Eğirdir’e göre gölün sol tarafında kalan ve o sıralarda
Bizanslıların elinde bulunan Miryokefalon’u işaret etmektedirler. Bu yeri,
Denizli’nin Çivril kazası olarak belirten tarihçiler de vardır. Oysa bölgeyi
yakından tanıyan Ramazan Topraklı,  “Savaşın yerini gerçeğe en yakın olarak
belirleyen” tarihçiler olarak Prof. Dr. Osman Turan ve V. M. Ramsay’ı işaret
ettikten sonra mütevazı bir şekilde, “Bizim yaptığımız şey, onların ortaya
koyduğu tasarımı tatbikatçı bir mühendis gözüyle araziye uygulamaktan ibaret
olmuştur.” Diyor. Topraklı, bizzat savaşın tarafı olan ve Prof. Dr. Abdülhaluk
Çay’ın, “Anadolu’nun Türkleşmesi’nde Dönüm Noktası” isimli eserinde yer verdiği
Manuel’in konuyla ilgili mektubunda dile getirilen hatıralarındaki anlatımlarla
ve orada geçen yer adlarını tarihi seyrinden alıp günümüze uyarlayarak da bu
iddiasını pekiştiriyor.

 

            Kısacası, 66 yaşın olgunluğunda büyük bir iddia ile
ortaya çıkan, iddialarını haritalarla, yer adlarıyla, resimlerle, kaynaklardan
aktardığı bilgilerle, mahallinde yaptığı araştırma ve incelemelerle, dinlediği
hatıralarla zenginleştirip belgeleyen Ramazan Topraklı önemli bir iş başarmış ve
tarihçilere ufuk açmıştır. Bu konuda üniversitelerimize ve tabii ki
tarihçilerimize görev düştüğünü hatırlatarak, “Değişen Coğrafya ve Miryokefalon
Savaşı” isimli eserinden dolayı Ramazan Topraklı’yı tebrik ediyorum.

 

…………………..

 

            İlgilenenler İçin Not: ramazantoprakli@yahoo.com

 

            GSM: 05334669705

-----------------------------------------------------------------------------------------------------

 

 

Nevzat KÖSOĞLU

Türk Yurdu Dergisi, Ağustos 2008, Cilt:28, Sayı:252

Osmanlı devletinin tasfiyesiyle sonuçlanan 20. yüzyıl Türk tarihinin iyi anlaşılabilmesi için birçok iç ve dış faktörün yanı sıra imparatorluğun kaderini şekillendiren en önemli şahsiyet olan Enver Paşa’nın sağlıklı bir tahlili elzemdir. Zira Enver Paşa; karakteri, yaklaşımları ve faaliyetlerindeki sıra dışılık sebebiyle çok az anlaşılabilmiş, birçok insan farklı sebeplerle onun hakkında yanlış ve haksız peşin hükümlere sahip olmuştur.
Mustafa Kemal Paşa’nın “Enver bir güneş gibi doğmuş, bir gurûb ihtişamıyla batmıştır. Bunun ortasını tarihe bırakalım” değerlendirmesini yaptığı Enver Paşa’nın tarifi zor dünyasını Nevzat Kösoğlu Şehit Enver Paşa adlı hacimli kitabında layıkıyla değerlendirmektedir. Enver Paşa ve döneminin ileri gelenlerinin anılarını, yapılan bütün çalışmaları ve kaynakları titiz bir şekilde karşılaştırmalı olarak inceleyen ve değerlendiren Kösoğlu, kitabında Enver Paşa hakkında ileri sürülen her iddianın sıhhatini sorgulamakta, okuyucuya yeni ufuklar açmaktadır.
Nevzat Kösoğlu kitabının mukaddimesinde şu hususları vurgulamaktadır:
“Osmanlı’nın çöküşü de kuruluşu gibi bir destandır. Çöküşün kahramanları olan neslin bayraktarı Enver Paşa’dır. Onların varlığıyla İmparatorluğun çöküşünü birlikte düşünmek şaşırtıcıdır ve haksızlık gibi görünür. Onların yürekleri dağ gibiydi; hayalleri de öyle… Asla küçük düşünmüyorlardı. Yüce Devlet’i, ülkesi ve milletiyle kurtarmak için kendilerini ateşlere atarken, her biri İmparatorluğun bir uzak köşesinde, bütün Müslüman dünyayı kurtarmayı düşlüyor ve bunun heyecanı ile sarsılıyorlardı. Büyük düşünmek, büyük rüyalar görmek büyük zamanların görüntüleridir. Oysa bunlar çöküyorlardı ve çökerken bile yüreklerindeki ve kafalarındaki büyüklükleri terk etmiyorlardı.
Sonra, Anadolu’ya çekildik. Artık onları anlamak zorlaştı. İnsanlarımızda yürekler daraldı, ufuklar kapandı; araya anlamsız siyasi endişeler girdi. Erzurum’u, Sarıkamış’ı “Turan” zannedip Enver Paşa’yı, “askerlerimizi Turan yolunda kırdırmakla” suçladık. Oysa, dedelerimiz Irak’ta, Filistin’de, Kafkaslar’da, Çanakkale’de vatan topraklarını savunuyorlardı. İngiliz ordularının buralarda ne aradıklarını sormak yerine, onların yüce makamlarını tartışmaya açtık…
Enver Paşa o mübarek neslin başbuğu idi.”
Şehit Enver Paşa üç ayrı bölümden meydana gelmektedir. İlk bölüm, Enver’in beylikten paşalığa uzanan öyküsünü anlatmaktadır. Burada işlenen, tarihe asıl izini Paşa sıfatıyla bırakacak olan Enver karakterinin oluşum safhasıdır. Abdulhamid yönetiminden kurtulma fikri, tüm İttihat Terakki mensupları gibi Enver Bey’in zihninden çıkmaz. Bu fikre göre, Devlet-i Aliyye’nin Batı karşısındaki sürekli ezikliğine son vermek, yalnızca Abdulhamid’in tahttan indirilerek meşrutiyet rejiminin geri getirilmesi ile mümkün olabilecektir. İmparatorluğu oluşturan her millete ait temsilcilerden mürekkeb bir Meclis idaresi kurtuluşun yegane ilacıdır. Yakın bir gelecekte ne tür felaketlere yol açacağı tecrübe edilecek olan bu fikre aşırı inanmışlık, Enver Bey figürünü erken yaşında karşımıza çıkarmıştır. Kösoğlu, Enver ve arkadaşlarının Abdülhamid yönetiminin tasfiyesi eksenli çabalarının doğurduğu olumsuzlukları da göstermekten geri durmamaktadır.
Onun kabına sığmaz ve korkusuz karakterinin, kurtuluş kapısı olarak gördüğü meşruti yönetime olan adanmışlığı ile birleşmesi, tarihimize II. Meşrutiyet olarak kaydedilen büyük hadisenin en önemli faktörlerinden birisi olacaktır. Haziran 1908’de dağa çıkarak sahip olduğu her şeyden ve geleceğinden vazgeçen Binbaşı Enver, bir ay sonraki Devrimin kıvılcımını çakan hareketi başlatmakla hürriyet kahramanı ünvanına sahip olmuştur. Enver Beyin, meşrutiyet rejiminin tesis edilmesini sağlamak için dağa çıkarken Allah ve Peygamber’in yardımını dilemesi ve içinde bulunduğu tevekkül hali, kendisini iteleyen motifleri iyi analiz edebilmemiz için önemlidir. Kösoğlu, eser boyunca Enver Paşa’nın eylemlerinin ardında saklanamayacak kadar güçlü bir iman duygusu olduğunu bize sık sık gösterecektir.
Kösoğlu, Enver’in daha bey iken paşa gibi ilgi ve hürmet gördüğü Trublusgarp günlerini de bu ilk bölümde anlatmaktadır. Trablusgarp’a Enver Bey ile birlikte başta Kurmay Kolağası Mustafa Kemal olmak üzere, Albay Neşet Bey, Fethi Bey (Okyar), Eşref Bey (Kuşçubaşı), Nuri Bey (Enver Bey’in kardeşi), Süleyman Askeri Bey ve Halil Bey (Enver Bey’in amcası) gibi birçok idealist genç subay da gitmişti. Hakikaten, Trablusgarp müdafaası, arkadaşları ile birlikte Enver Bey’in arzularını gerçekleştirmek için ihtiyaç duyduğu gücü kendisine sağlayacak olan iki önemli başarıdan birisidir. Kitapta yer alan zengin bilgiler, Enver Beyin burada verdiği mücadelenin gerçekten ne derecede önemli olduğunu göstermektedir. 1908’de Osmanlıyı kurtarmak hayali uğruna her şeyinden vazgeçerek dağa çıkan Enver Paşa, Ekim 1911’de, mümkünse İtalyan işgalini sona erdirmek, değilse Osmanlı’nın şerefini kurtarmak adına, İmparatorluğun resmen gözden çıkarmak zorunda kaldığı Trablusgarp’a, yine her şeyinden vazgeçerek gitmiştir. Kösoğlu, Enver Bey ve arkadaşlarının Trablusgarp’ta yokluklar içinde neler başarabildiğini göstererek bizlere adeta mesaj vermektedir.
Kitabın ikinci bölümünde, Enver Bey artık Enver Paşa olarak karşımıza çıkmaktadır. O artık Başkumandan Vekili, Genelkurmay Başkanı ve Harbiye Nazırıdır ve İmparatorluğun en zor günlerinin sorumluluğunu üzerinde taşımaktadır. Bu zor günler İmparatorluk gibi Paşa’nın da bahtını değiştirecektir. Paşa’ya yönelik en ağır eleştiriler de bu dönemdeki faaliyetleri ile ilgilidir. Birinci Dünya Savaşı ve Sarıkamış faciası gibi olaylarla ilgili Paşa’ya yönelik eleştirileri ayrı ayrı ele alan Kösoğlu, farklı kaynaklardan karşılaştırmalı alıntılarla bu eleştirilerin sıhhatini incelemektedir. Bu incelemeler, Birinci Dünya Savaşı’na girişimizin kaçınılmaz olduğunu, Sarıkamış faciasında ise Enver Paşa’nın planının uygulanmamasının felaketi getirdiğini göstermektedir.
Bu bölümde Kösoğlu’nu, İmparatorluğun dört bir ucunda Enver Paşa’yı takip ederken buluyoruz. Paşa, sahip olduğu yetkilerin doğası gereği İstanbul’da kalmak yerine savaşın her cephesinde bulunmaya çalışmıştır. Kafkas Cephesinde komutayı bizzat üstlenen Paşa; Galiçya, Çanakkale ve Arap topraklarındaki cephelere ziyaretlere bulunarak yerinde denetim yapmakta ve ziyareti ile askere moral vermeye çalışmaktadır.
Birinci Dünya Savaşı’nın yenilgiyle sonuçlanması ile ülkeyi terk eden Enver Paşa Kösoğlu’nun özenle göstermeye çalıştığı gibi, bu terk ediş bir kaçış değil, aksine bir kurtuluş planıdır Enver Paşa için. İngiliz işgaline karşı Sosyalist Rusya’nın desteğini arayacak, Türk ve Müslümanları harekete geçirecek ve böylelikle 400 milyonluk İslam alemini İngiliz sömürgesinden kurtaracaktır. Bu amaçla Moskova’ya ulaşmaya çalışan Paşa türlü badireler atlatmıştır. Aylarca hapiste kalmış, birkaç defa uçağı düşmüş ve geçimini sağlamak amacıyla hapishanede resim yapıp satmak zorunda dahi kalmıştır. Belgesellere, filmlere konu olabilecek maceralar yaşamıştır.
Bu niyetlerle yola çıkan Enver Paşa’nın, Anadolu’da Milli Mücadele başarı kazandıkça, nasıl istenmeyen adam haline geldiğini de görmekteyiz Kösoğlu’nun kitabında. Yazarın da belirttiği gibi, Mustafa Kemal liderliğindeki Milli Mücadelenin başarıya ulaşması için halk ve asker arasında hala güçlü olan Enver Paşa figürünün yaratabileceği tehlike bertaraf edilmeliydi. Bunun böyle olması gerektiği Enver Paşa ve yakınları tarafından da biliniyordu. Nitekim, Sakarya zaferine kadar kendisine ihtiyaç duyulabileceği endişesiyle Anadolu ile irtibatını koparmayan ve elinden gelen her şeyi yapan Paşa, zaferden sonra ülkesine dönme hayallerini terk etmiştir. Milli Mücadele döneminde Mustafa Kemal Paşa ve çevresinin başta Enver Paşa olmak üzere ittihatçılarla ilişkileri özel bir öneme sahiptir. Kösoğlu eserinde bu ilişkileri bütün boyutları ile ortaya koymakta, yanlış algılamaları izale etmeye çalışarak okuyucuya yeni bakış açıları kazandırmaktadır.
Son bölümde Paşa’nın şahadeti ile sonuçlanan Türkistan günlerini okuyoruz Kösoğlu’nun kaleminden. Bu büyük devlet adamı, elinde kalan son paye olan Dâmâd-ı Halifetü’l-Müslimîn sıfatını da Türk ve İslam aleminin istikbaline vakfetmiş, bu uğurda hiç bilmediği bir coğrafyada ruhunu teslim etmiştir. Kösoğlu göstermektedir ki Paşa, din ve milletini kendi ailesinden bile öncelikli görecek bir adanmışlığa sahiptir ve bu uğurda esirgeyecek hiçbir şeyi yoktur. Enver Paşa’nın şahadete giden mücadelesini okuduğumuzda, Kösoğlu’na kitabına Şehit Enver Paşa ismini verdiren duygu selini içimizde hissediyor ve o varlığını kardeşlerinin varlığına hediye ederek ölümsüzler diyarına yol almıştır.
Bitmeyen bir enerji ve mantığın sınırlayamadığı bir hayal dünyası, kendine güven duygusu, ben merkeziyetçi, korkusuz, sabırsız, hırslı ve gururlu bir tabiat ile sabır ve mücadelenin gücüne olan derin inancın terkibi olarak tanımlanabilecek olan Enver Paşa’nın bu mizaç zenginliği, kendisi hakkındaki tahlillerde psikolojik unsurların öne çıkmasına sebep olmuştur. Kösoğlu, kitabının özellikle ilk bölümlerinde, Paşa’nın tecrübe ve bilgi eksikliklerini belirtmekten geri durmamıştır. Bununla birlikte, onun erdemlerini, ideallerinin büyüklüğünü ve serdengeçtiliğini de eserinde sık sık vurgulamıştır.
Kösoğlu, kitap boyunca bir hususu özellikle vurgulamaya çalışmıştır ki kanaatimizce Paşa’nın şahadetiyle bize bırakmak istediği mesajı bu vurgulamada bulabiliriz: Enver Paşa, hayallerini hiçbir zaman Anadolu coğrafyası ve insanı ile sınırlandırmayacak bir enginliğe sahip olmuştur. Mondros Mütarekesi sonrasında Anadolu’yu terk ettikleri zaman Talat Paşa artık siyasi hayatlarının sona erdiğini söylediğinde, ona karşı çıkarak geniş bir mücadele alanı sunmuştur ki bu alan tüm Türk ve İslam alemini kapsamaktadır.
Enver Paşa ve nesli Türk tarihinin belki de en ağır ve zor bir çeyrek yüzyılının sorumluluğunu omuzlayıp, hayatlarını avuçlarındaki bir kor yığını gibi taşıyarak yaşadılar. Başarılı olamadılar. Hata Osmanlı devleti onların kollarında can verdi. Ama Cumhuriyet de onların kollarında doğdu. Kösoğlu’nun çok güzel tespit ettiği üzere “O son Osmanlı kuşağı, Mustafa Kemal Paşa’da milli gerçekçiliği, Enver’de milli ülkücülüğünü yaşıyordu.”
Enver Paşa hakkında çoğu propaganda mahsulü bilgilerimizi gözden geçirmemiz gerektiğini bizlere tekrar hatırlatan, Paşa ve döneminin sağlıklı bir şekilde değerlendirilmesine büyük bir katkı yapan Nevzat Kösoğlu’na teşekkür ediyorum. Yine oldukça hacimli olan eserini bıkmadan ve yorulmadan okumamızı sağlayan üslubunun hak ettiği özel takdiri okuyucuların vereceklerinden eminim.
* Nevzat Kösoğlu, Şehit Enver Paşa, Ötüken Neşriyatı, İstanbul, 2008, 640 s.
**(Doç. Dr. Devlet Arşivleri Genel Müdürü)

----------------------------------------------------------------------------------

 

http://www.yusufiye.net/modules.php?name=News&file=article&sid=48

"ÜLKÜCÜLERİN HAYATI BAMBAŞKADIR. 
SÖZLÜKLERİNDE RAHATLIK KELİMESİNİN YERİ YOKTUR. 
DAİMİ BİR MÜCADELE İÇİNDE ÖMÜR TÜKETİRLER. 
HEMEN HERKESLE, HERŞEYLE ZAMAN ZAMAN ÇATIŞTIKLARI GÖRÜLÜR. 
ARKADAŞLARI İLE AİLELERİ İLE HATTA SEVDİKLERİ İLE..."

Bu eserde, büyük ülkücü Galip Erdem`in hayat hikayesi anlatılıyor. Yazar Osman Oktay, "Kendini Unutan Adam" ın, "BİR ÜLKÜCÜNÜN ROMANI" olduğunu söylüyor. Ama ne mükemmel bir roman. Bu kitabı, yaşı ve mevkii ne olursa olsun her Türk`ün, her Türk milliyetçisinin, her ülkücü adayının ve her ülkücünün mutlaka ama mutlaka okuması gerekir. 
"KENDİNİ UNUTAN ADAM" adlı bu çok kıymetli eser, Şubat 2004 tarihinde yayınlanmış. Yani seneler sonra okuyoruz. Affet bizi Galip Ağabey, affet bizi Osman Oktay Kardeşim. 
Yazar, eserin "belgelere" ve dolayısıyle gerçeklere dayalı olarak kaleme alındığını, haliyle muhayyilenin geri çekildiğini ifade ediyor. Oktay Kardeşimiz bu mevzua şöyle devam ediyor: " Kahramanlar veya ismi geçenler gerçek kişiler ve gerçek isimler. Olaylar yine öyle... Onun için bu kitap bir bakıma Türkiye`deki Ülkücü Hareketin kısa bir tarihçesi olma niteliğini de taşıyor. 
Bir de, "ülkücülük" için ileri - geri konuşanlar, onun bunun fiil ve davranışlarına bakarak "ülkücü"yü ve "ülkücülük" kavramını karalayıp dışlamaya kalkanlar, bu kavramı bazı çetelerle ve ortaya çıkan birtakım "baba"larla özdeşleştirme gayretinde olanlar "Kendini Unutan Adam"ı mutlaka okumalıdırlar diyorum. Okusunlar ki, "ülkücü" kimdir, kim değildir, nasıl ülkücü olunur, her önüne gelene "ülkücü" denir mi, denmez mi, öğrensinler..."

YAZI HAYATI

" Tercüman, 1960lı yılların popüler gazetelerinden biriydi. Otuz yaşında iken bu gazetenin birinci sayfasında yazılar yazmaya başladı. Yazıları ilgi ile okunuyordu. Galip Erdem imzalı yazılarına ise 13 Ağustos 1961 tarihinde başladı." 
Hayatının her safhasında olduğu gibi Ankara Hukuk Fakültesinde de lakabı "Dahi Galip" olan Ülkücü Galip Ağabey, aşırı derecede de mütevazı idi. Bir yazısında yer alan şu ifade, kendisini ne kadar güzel anlatıyor: "Fani aleme veda edenleri rahmetle, yaşayanları hürmetle anıyorum. Ehliyet ve kifayetlerinden elbetteki çok uzağım. Ama gene de Maddecilerin EN USTASI olmaktansa; bir ömür boyu ÜLKÜ ERLERİNİN PEŞİNDEN GİTMEYİ, - hatta ifademi mazur görünüz - HEP " ÇIRAK " KALMAYI tercih ederim." Galip Erdem, işte bu!.. Yerine göre "ağabeyimiz", yerine göre "babamız" ve yerine göre avukatımız olan Büyük Ülkücü Galip Erdem Ağabeyimiz, işte bu!.. 
Yazılarını çok beğenen Tercüman okuyucuları Galip Erdemin üslubunu, Peyami Safanın anlatış tarzına benzetirler. Yazarımız Osman Oktay, Galip Erdem için: " Onun kalemi hiç sürçmedi. Belki inandıklarının hepsini yazamıyordu ama inanmadıklarını asla yazmıyordu" diyor. Çok doğru.  Sıradan bir cümle gibi ama hiç değil; çok zekice bir söz.. Sevgili Oktay, Galip Erdem ağabeyimizin bu meziyetinden dolayı, altı yılda beş gazete değiştirdiğini de ilave ediyor. 
"Kendini Unutan Adam" adeta, ünlüler resmi geçiti gibi. Şimdilik üç ünlümüzün görüşlerinden birer - ikişer cümle aktaralım: 
Sayın  Nuri Gürgür: " Müthiş zeki bir insandı. Bu zekayı tamamlayan güçlü bir hafıza, derin bir dikkat ve muhakeme kudreti vardı."  
Sayın Sadi Somuncuoğlu: "Kırk yılı aşan bir zaman dilimi içerisinde yetişen nesillerin Türk milliyetçiliği ülküsünün doğru olarak kavranmasında tasavvurları aşan hizmeti olmuştur." 
Sayın Yavuz Bülent Bakiler: "Başkalarının disiplinine girmeyen, ama kendi disiplininden de taviz vermeyen Galip Erdemin "gazetecilik dönemi" Onun yaşayışında hiç bir şeyi değiştirmedi. "Bir lokma, bir hırka" misali derviş gibi geliyor, derviş gibi gidiyordu. Hatta gelip gitmiyor, - bekar ve evsiz olduğu için - gazete bürolarında yatıyordu." 

"DAHİ GALİP"İN UYKUSU AĞIRDI

Kitaptan öğreniyoruz ki, "Dahi Galip" zaman zaman, "iki odalı mütevazı evlerde" de oturuyor. Kaldığı mekan, gazete büroları da olsa, iki odalı mütevazı evler de olsa,  gazetede yer alacak yazıyı almaya gelen gençler, Galip Ağabeyi bir türlü uyandıramazlarmış. Söz Sayın Oktay`da "Hasbelkader uyanıp kapıyı açsa bile yine doğru yatağına gider, yazı taleplerine yorganın altından cevap verirdi: "Toz ol git! Yazı mazı yok.. " veya: "Defol git! Hastayım, yazı yazamam!.." 
Kitaptan öğreniyoruz ki, rahmetli Erdem`in böbrek sancıları tutuyormuş ve "Dahi Galip" bu rahatsızlığından dolayı hayli sıkıntı çekiyormuş. Böyle yazı alınmadığı dönemlerde "İbrahim Ağabey metodu" devreye girermiş. Bu metodu, Osman Oktay`dan dinleyelim: 
"...İbrahim Bey (Metin) on parmak daktilo yazdığı için Meriç`i  yanına alır ve kırk altı veya elli altı model arabasıyla Gazi Osman Paşa yolunu tutardı. Kendisinde Galip Ağabey`in kapı anahtarı olduğu için içeri girmesi gençlerinki kadar zor olmaz, yatağın başına geçince de "Ağabey, söyle!" diye başlardı."

NİŞAN MESELESİ

"Şadi Pehlivanoğlu, İstanbul`da bir ara parmağındaki nişan yüzüğünü görünce sordu: "-Hayrola Galip, bu nedir?" "-Babam nişanladı!" Aradan bir süre geçti, nişan yüzüğü yoktu.Şadi Pehlivanoğlu yine sordu: "-Yüzük ne oldu?" "-Nişanlım, nişanlandı!" 

DÜNDAR TAŞER`DEN BİR İBRETLİK

"... 1960 harekatının ikinci günü İstanbul`dan bir profesörler heyetini davet ettik. Onları hürmetle ayakta karşıladık. Gelir gelmez, "Aç olduklarını" söylediler. Biz de açtık ama yemeği düşünmemiştik." (...) "Yemekleri yedikten sonra, "Bize bir Anayasa yapın" teklifinde bulunduk. Onlar, "Nasıl bir Anayasa istiyorsunuz?" diye sordular. İşte bu sual beni uyandıran bir cümle oldu." 

MERAL HANIM, GALİP BEY ÇİFTİ

"Meral Hanım nasıl bir adamla evlendiğini tam olarak bilmiyordu ama anlamakta gecikmedi. Kocası daha ilk günlerde kendisini iyice tanıttı: "Bak kızım... benim bir çok mesleğim vardır. Avukatım, yazarım, başka işlerde yaparım. Ama asıl mesleğim vatan kurtarmaktır. Bunlardan sıra kalırsa sana da bakarım!" Vatan kurtarmak, yani ülkücülük..." 

YÜCEL HACALOĞLU VE "DAHİ GALİP"

Bu paragrafta çok çarpıcı. "Yücel Hacaloğlu Onu 1955 yılında, üniversiteye adım attığı günlerde tanımıştı. Karşısında 45-50 kiloluk sıska bir adam vardı ve bu adam her şeyi biliyor, her şeyden anlıyor, halini inkar edercesine güzel konuşuyordu. Öyle ki, verdiği bazı bilgilerin doğru olup olmadığını kontrol etmek için ansiklopediler karıştırıp sağlamasını yapma gereği bile duydu. Anladı ki; spordan, tarihten, kültürden, dinden.. her ne söylüyorsa hepsi de doğru. Onunla çok iyi dost oldular." 

ALPARSLAN TÜRKEŞ, GALİP ERDEM VE MHP

"Alparslan Türkeş, Galip Erdem`i önceden biliyordu, çünkü; gazetelerde çıkan yazılarını takip edip "İşte yeni bir Peyami Safa doğuyor" diyenlerden biriydi." (...) 1969 seçimlerinde artık CKMP yok, MHP vardı. Bu süreçte ve MHPnin adına layık şekillenmesinde Galip Erdem`e büyük iş düştü. Liderin konuşmalarından partinin el kitaplarına kadar her şeye emek verdi." 

MHP`Lİ OLDUKLARI İÇİN TÜRKÇÜLER DERNEĞİNDEN İHRAÇ

Osman Oktay`dan Allah razı olsun. Bilmediğimiz veya unuttuğumuz bir çok hadiseyi gün ışığına çıkarıyor. Bir çarpıcı ve düşündürücü olay daha: "Yalnız, üzücü olayların ardı arkası kesilmiyordu. Dündar Taşer`in toprağa verildiği günlerde önce Galip Erdem, Sadi Somuncuoğlu ve İbrahim Metin, daha sonra da Cezmi Bayram, Acar Okan, Galip Çaka, Haluk Karamağralı ve Necdet Özkaya gibi isimler Türkçüler Derneğinden ihraç edildiler. Adı geçenlerin ortak özellikleri MHP ile bağlantılı olmaları (..) idi." 

MAMAK YOLLARINDA

Hiç mübalağa etmiyorum: Bu bölümü ben anlatamam. Bu kısım ancak okunur. Mamak dönemi yaşanır. Ülkücülerin çektiği ızdıraplar, mağduriyetler, mahrumiyetler.. ancak hayal edileblir.. ancak hissedilebilir.. Hiç bilemeyiz; belki de Cenab-ı Allah Galip Erdem`i Mamak yollarında Ülkücü Gençlere; Ülkücü Gençlerin analarına, babalarına, eşlerine, çocuklarına cefakarane, fedakarane yardım etsin diye yaratmıştır, kim bilir? 
Canım, ciğerim Galip Ağabeyimin Mamak mağdurları için yaptıklarını bir kişi, beş kişi.. bin kişi yapamazdı. Ama Galip Ağabeyim yaptı. Hiç kimseyi üzmeden, hiç kimseyi kırmadan, herkesten dua alarak o işin üstesinden geldi. Biz bilemeyiz, Cenab-ı Allah bilir. Acaba diyorum:  Başta canım ciğerim Galip Erdem Ağabeyim ve  canım ciğerim bir çok ülkücünün cennete gitmeleri için mi 12 Eylül harekatı yapıldı? Biz bilemeyiz. Yüce Mevlam bilir. 

GALİP AĞABEYİMİN KIZI BİLGE HANIMIN ACI HAYALİ
"Bilge, o sahneyi bir daha yaşadı ve "Yoksa babamın sırası mı geliyor?" diye düşüncelere daldı. Şimdi kendisinde değildi artık; hayal mi gerçek mi olduğunu bilmediği, bilemediği sahneler geçiyordu gözlerinin önünden. Kocatepe Camiinin o kocaman avlusu bir cenaze namazı için  dolup taşmıştı. İmam Efendi cemaate seslendi:"-Rasim oğlu Galip Erdem`i nasıl bilirsiniz?" Binlerce ses birden haykırdı:"-İyi biliriz!" "-Hakkınızı helal ettiniz mi?" "-Ettik!" İmam Efendi bu soruyu üç defa sordu ve binlerce sesten üç defa aynı cevabı aldı: "-İyi biliriz!.." Sonra tabut ellere, ellerden omuzlara, omuzlardan göklere doğru yükseldi, yükseldi, kaybolup gitti..." 
Mekanı cennet olsun. RUHU İÇİN FATİHA !..
Kendini Unutan Adam / Osman OKTAY
YENİ AVRASYA YAYINLARI / Ankara

 

-----------------------------------------------------------------------------------

 

 

 

Ali KERKÜKLÜ

Son yıllarda Türkiye kendisini küresel hakimiyet kavgasının merkezinde buldu. Osmanlı devletinin yıkılmasıyla misak-ı milli sınırlarına çekilmek zorunda kalan Türkiye, başındaki belalı bütün problemleri bir kenara bırakarak yönünü Batı medeniyetine dönüp, ülkeyi çağdaşlaştırma hedefine doğru yürümeye çalıştı. Bu süreçte değişime uğrayan sosyal ve zihniyet yapısıyla görmezden gelmeye alıştığı problemler, zamanın şartlarına göre tekrar acı bir şekilde karşısına çıkmaya başladı. Bu problemler aslında doğrudan kendisiyle ilgiliydi ve tarihsel olarak kendi parçasıydı. Kerkük ile Antep arasında, İskeçe ile Edirne arasında, Üsküp ile Bursa arasında ayırt edilemez bağlar olduğu yaşanan olaylarla tekrar gün ışığına çıkmaya başladı. İşte en sıcak atmosfer içinde kaynamaya devam eden bölgede Kerkük Türkmenleri son yıllarda cılız bir şekilde anılmaya başladı. Nedense bu konuda duyarlı olmak için gösterilecek tavırlarda hala bir suçlu psikolojisi hakim. Acaba Kerkük Türkmenlerine sahip çıkarsak yine faşist ve Turancı mı derler?

Ali Kerküklü, “Oyun İçinde Oyun Kerkük” adlı kitabında bölgede oynan oyunları gözler önüne seriyor. Türk kamuoyunun artık komplekslerinden kurtularak bu bölgeden gelen feryatlara kulak vermesi gerekli. Irak’ta neler oluyor? Kürt aşiretleri neyin peşinde? Küresel oyunun senaryosu nerede yazılıyor, kimlere oynatılıyor? Görünen veya gizlenen gündem ve kurgular neler? Körüklenen ve gittikçe yayılan ateş nereleri etkisi altına almakta ve tehdit etmekte? Bizi Irak meselesi, Kürt devleti ve Kerkük Türkmenleri ne kadar ilgilendirir? Gibi bir seri soru yığını zihnimizi meşgul ediyor. Bu sorulara Türk aydınları ve Türk kamuoyu bütün önyargılarından arınarak cevap aramalıdır. İşte bu sorulara yangın yerinden cevap teşkil edecek bir çalışma elimizde.

Yıllardan beri Irak’ta olup bitenler ve Saddam rejiminin zalimliği Türk milliyetçilerinin yabancısı olduğu bir konu değildi. Bir kısım Türk aydını ve yöneticisi bunu çoğu zaman görmezden geldi veya farkına varamadı. Irak’ta karşılaştıkları Türkmenler’e şaşkınlıkla bu kadar güzel Türkçe’yi nereden öğrendiniz sorusunu soracak kadar bilgisiz ve basiretsiz yönetimlerin bugünkü oyunlara seyirci kalınmasında ne kadar emekleri vardır merak konusudur. Halbuki problem çözmenin ve kriz yönetmenin birinci şartı doğru ve yeterli bilgi sahibi olmaktır. Türkmeneli, Kerkük, Kuzey Irak, Barzani, Talabani, Türklere ne anlam ifade ettiğinin bilinmesi gerekir. Bu konuda elimizde ciltlerce kitaplar olması gerekir. Bu bölgenin bütün ayrıntı bilgilerine sahip uzmanlar devletin politikalarını ve kamuoyunu yönlendirmesi gerekir.

Bir Irak Türkü olarak bölge hakkında dünden bugüne gelişmeleri bilimsel ölçüler içinde özetleyen ve bugünkü oyunlara dikkatlerimizi çeken Ali Kerküklü’ye bu çalışmasından dolayı teşekkür ediyoruz. Okuyucu için akademik hassasiyette ve zevkle okunabilir üslupta bir eser sunan yazar, niyetini “doğup büyüdüğüm ve yaşadığım bölgede dış güçlerin oynadığı büyük oyunların, Irak’ta yaşayan insanlara ne büyük felaketler getirdiğini gözler önüne sermek” olarak açıklamaktadır. Araştırma iki bölüm halinde ele alınmış, birinci bölümde Irak’ta Türkmen varlığı tarihsel boyutuyla anlatılırken, ikinci bölümde Kürtler ve işgalci güçlerin bölgede sahnelediği oyunun hedeflerine yer verilmiştir.

 

----------------------------------------------------------------------------------------------------

 

 

“Çiçek açar güneş soldursun diye
Ben de Türklük için kurban doğmuşum
Anamdan Tanrı’ya son bir hediye
Ben de Türklük için kurban doğmuşum

Dedem değirmenci,  babam kaptanmış
Ninem tarlalarda kavrulmuş, yanmış
Bir çift ağam yurda sunulan kanmış
Ben de Türklük için kurban doğmuşum”

Milli hislerini, gençlik yıllarından itibaren şiirleriyle de ifade eden Türk milliyetçiliğinin ölmezlerinden, büyük mücadele adamı, Dr. Fethi Tevetoğlu, ölümünün 22. yıldönümü dolayısıyla emekli pilot Binbaşı Mert Gönül tarafından hazırlanan doktora teziyle bir kez daha hatırlanmış oluyor.

Dört bölümden oluşan eserin birinci bölümünde Dr. Fethi Tevetoğlu’nun hayatı ve eserleri; ikinci bölümde Türkçülüğün arka planı; üçüncü bölümde Türkçü düşünce sistemi içinde Dr. Fethi Tevetoğlu; dördüncü bölümde ise Dr. Tevetoğlu ve Türkiye’de komünizmle mücadele dönemi ele alınmaktadır.

Tahlillere, tespitlere, analizlere ve bazı hükümlere yer verilen eseri, Türk Ocakları Ankara Şubesi yayımlamakla Türk kültürüne yaptığı hizmetlerine bir yenisini daha eklemiştir.
Eser, her Türk milliyetçisinin kütüphanesinde mutlaka bulunmalıdır. Hararetle tavsiye ederiz.

* Türk Düşünce ve Siyaset Hayatında Dr. FETHİ TEVETOĞLU Hazırlayan: Mert Gönül, Aralık 2011, 215 sayfa.
İsteme Adresi: Türk Ocakları Ankara Şubesi Gazi Mustafa Kemal Bulvarı, Kutsal Apt: Nu: 55/12 Maltepe-Ankara
Tel: 231 04 97- 229 11 70